Eldfjall (2011)

Kafamda Dagur Kari imajları, Gezici Gazete'deki “son yıllarda çekilen en iyi İzlanda filmi” ibaresine takılarak bilet almıştım filme. Volkan (Eldfjall) patlayan yanardağ silüetinde şehir görüntüleriyle açılıp, gerçek anlamıyla volkan mevzusuna pek dönmeyen, başlığını daha metaforik olarak taşıyan -afişinde uzaklardaki dağa bakan kendisi de dağ gibi Hannes'i düşünürsek- emeklilik, yaşlılık, hastalık, aile bağları ve varoluş temalı şairane bir film. Filmlerden pek bir alışık olduğumuz İskandinavya'lı olma hali üzerinden aslında daha evrensel olan duygulara da hitap eden hikayesini telaşa kapılmadan, sade, olgun bir sinematografi ve kurguyla anlatıyor. Aslında bu sebepten herkesin ilk tercihi olmaktan uzak diyebiliriz. Aksi tavırları sebebiyle çocuklarıyla arası bir türlü iyi olmayan 60'lı yaşlarındaki Hannes'in, yıllardır çalıştığı işinden emekli olması üzerine düştüğü boşluk, bozulan teknesi ve hastalanan eşiyle beraber yaşadığı dönüşüm, bol sigara dumanıyla beraber hayatında böylesine bir karakterden izler bulan izleyicileri etkileyebilir, bende yoğun hisler uyandırmadı açıkçası. Filmin festival sirkülasyonu dışında, ülke sinemalarında gösterim alanı bulması güç görünüyor. Daha güçlü bir duygulanımı, çok daha kısa sürede yaratan Moodysson kısası Talk'u (Bara prata lite, 1997) aklıma getirdi, biraz da dedeyle torun ilişkisine dair birkaç naif sahne bıraktı.

The Parlor (2001)

Geoffrey Haley'in 2001 mahsülü kısa filmi, zamanının iletişim ruhunu oldukça güçlü bir şekilde yansıtan bir film. 2012'de izlenildiğinde internetteki anonimliğin sadece birkaç yıl içerisinde nasıl kaybolduğuna tanık olmak mümkün. Mahlaslar üzerinden çok aykırı uçlara yönlenebilen MIRC, ICQ, AOL vb. chat odalarından Facebook gibi kişinin gerçek kimliğini saklamak şöyle dursun, tam tersine onu yeniden kurup sunduğu iletişim ortamlarına geçiş hızlı ve çarpıcı oldu. Film, hala da yer yer sürse de yaklaşık on beş yıl civarında oldukça yayılan bir iletişim kültürünü parlak bir buluşla inceliyor. Bir bakın, TR altyazısı yok fakat dili anlaşılır.

Bara prata lite (1997)

Lilja 4-ever, Fucking Amal ve Tilsammans gibi filmleriyle tanınan, İsveçli yönetmen Lukas Moodysson'un önünü açan, 13 dakikalık kısa filmi. Türkçe altyazıyla, youtube'a yükleyenin elleri dert görmesin, buyrunuz.


Hayal Perdesi Yazıları I

Merhaba,

Bir süredir blog'da güncelleme yapamıyorum çünkü yazı yazamıyorum. Fakat Hayal Perdesi sitesinde yayınlanmak üzere birkaç yazı yazmıştım geçtiğimiz aylar içerisinde, o sırada bunları paylaşayım dedim. Linklerden siteye gidip, yazıları okuyabilirsiniz.

Press (2010) : Özgür Gündem ve Basın

Another Year (2010) : Modern Yaşamın Tutunamayanları

Super 8 (2011) : 80'ler, Çocuklar ve Aksiyon

Winter's Bone (2010) : Gerçeğin Parçaları

Centurion (2010) : Kof Bir Seyirlik

Unstoppable (2010) : Klişe ama Heyecanlı bir Tony Scott

The Town (2010) : Hırsızlar Şehri

Görüşmek üzere, iyi seyirler.

Biutiful (2010)


Uxbal'ın hayatı bir fecaatler deryasıdır. İlerlemiş prostat kanserinden birkaç ay ömrü kalmış, bebek beziyle yaşayıp, kanlı idrar boşaltmaktadır. Bunun yanı sıra kardeşiyle yatan manik-depresif karısına, ve hayatındaki en değerli varlığı olan iki çocuğuyla ilgilenmek zorundadır. Fiziksel ve ailevi sorunlarının yanısıra kaçak çalışan Çinlilere ürettirdiği imitasyon çanta ve CD'leri, yine kaçak Senegal'li göçmenlere sattırır, iki tarafla ve polisle sürekli arabuluculuk yapmak durumundadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de taze cesetlerle konuşma yeteneğine sahip olduğundan, onları huzur içinde öte dünyaya yollaması karşılığında yakınlarından üç beş kuruş kazanır. Ölmeden önce, hem ailesine iyi bir gelecek bırakmak, babasının mezarını taşımak ve göçmenlere gönül borcunu ödemek ister. Kısaca fiziksel, zihinsel ve ruhani ıstıraplarla boğuşan bir modern zaman peygamberidir. Optimum iyi ve doğru arayışındadır.

Innaritu, senarist Guillermo Arriaga ile birlikte yaptığı üç filmden sonra ilk kez farklı iki senaristle birlikte çalışarak yöntem değişikliğine gitti. İlk üç filmindeki kesişen öyküler alışkanlığı bu sefer yerini, Javier Bardem'in canlandırdığı Uxbal'ı merkezine alan tek karakter odaklı ağır bir drama bıraktı. Yılın en keder yüklü filmi olabilir Biutiful. Innaritu'nun ince ince işlediği senaryo ayrıntıları, Uxbal'ın her anını kaydeden sallantılı kamerası, gece kulübü ve polis kovalamacası gibi sinematografisi muhteşem iki sahne ve birikip taşan birkaç dramatik öyküyle 150 dakikanın nasıl geçtiği anlaşılmadan film bitiyor. Fakat ne yazıkki Kıta Avrupası'nın pek çok sosyal ve ekonomik sorununu öyküsüne katan film, tüm acıları sırtında taşıyan protagonistinin yaşama hissi üzerine idealist bir şekilde diğer her şeyden fazla yoğunlaşıyor. Bu seçim de ister istemez Uxbal'ın eylemlerine yönetmenin hangi tavırla yaklaştığını önemli hale getiriyor. Çarpık üretim ilişkilerinin ortasında iyi niyetli olarak arabuluculuk yapıp hayatını kazanmaya çalışan Uxbal'ın varoluşunun -malolduğu felaketlere rağmen- olumlanmaya çalışıldığı su götürmez bir gerçek. Sürekli yenilen, daha iyi yenilmeyi şiar edinmiş bir adam olsa da özendirici bir anti kahraman.


Innaritu bugüne kadar hep acıları, çaresizlikleri evrenselleştiriyordu, farklı karakterlerden topladığı hisler yek vücutta birleşiyordu. Fakat bunu yaparken yine de farklı sebeplerin de altını çizmeye gayret gösteriyordu. Biutiful'da kahramana çok daha fazla önem verdiği görülüyor. Filmde tutuklanan Senegal'lilerin yakınlarının cezaevi önünde oluşturduğu dev kuyruğu öylesine çekebilmek, göçmen sorunlarını işleyen bir film yapmaya çalışan her yönetmene nasip olmaz. Bunun gibi pek çok anda yönetmenin yeteneğinini kendisi tarafından çarpıcı hikaye anlatımına feda edildiği hissediliyor. Sağlam bir sinema deneyimi fakat içerdiği sürüyle sosyal meseleyi derinlemesine okunmaya kendisini özellikle kapatan bir film Biutiful.

I Am Love (2009)


Amerikan Sineması’nda sosyal, sınıfsal kimliklerin daima kazınmasına ve bunların içinden evrensel karakter dramları çıkarılmasına aşinayız. Bu tarz filmlerde işçi, müdür, sanatçı veya öğrenci ne olursa olursa olsun bir kadın en fazla kadındır, bunun yanısıra çekirdek ailede anne, sevgili yahut kız çocuk figürü olabilir. Ama çizilen karakterler bir sınıfsallıktan yola çıkılmasının yerine, çeşitli ahlâkî erdemler, kahramansı ve biricik bireysel özellikler taşır. Bunun antitezi olarak ise II. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da Visconti yahut Rosellini gibi inadına izlekleri toplumsallaştıran yönetmenler var. Ekonomik ve siyasal belirlenimi senaryoda kaynak alan bir sinema. Luca Guadagnino’nun son filmi Benim Adım Aşk tam da bu karşıt iki yönelimi akla getiren, ülke sinemasının tarihselliğinden parçalar taşımasına rağmen yapımcı kadrosu ve geniş pazarlara açılma hevesinden dolayı arada kalmış bir film. Merceğe aldığı aristokrat ailenin moderniteyle mücadelesine, gözalıcı bir sinematografik içerikle başlasa da, baskınlaşan yasak aşk öyküsüyle birlikte sıradanlaşıyor ve asıl niyet ettiği hissedilen mevzulara ancak yan hikâyeleriyle dokunabiliyor. Benim Adım Aşk; sanat tasarımı, sinematografisi, Tilda Swinton’un oyunculuğu ve “değişim”i çok yönlü bir şekilde anlatması açısından sınıfı geçen bir psikolojik, yer yer toplumsal bir dram. Öyküsünün gelişimini açmak için kısa bir tarihsel toparlamaya ihtiyaç duyuyorum.

1900lerin başında, geçmiş yüzyılın yükselen akımı liberalizme karşı oluşan faşist yönetimlerin Avrupa’daki en önemli kalelerinden birisi İtalya. Bozulan ekonomik dengeler, egemenliğin Amerika’ya kaptırılması, kıtada barışın bozulmasıyla süregelen iki büyük Dünya Savaşı ile Avrupa ekonomisinin endüstrileşme ve sömürgecilikten taşıdığı ekonomik altyapısı parçalanmıştı. Yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte küreselleşen pazarlar ve tekelciliğin artması ekonomiyi olduğu kadar toplumsal yaşamı da etkiledi. Benim Adım Aşk’da, bu savaşımın merkezindeki bir aile şirketinin muhafazakârlıktan moderniteye geçişine işaret ediliyor. Kendi soyadını taşıyan tekstil şirketi Ricchi’nin kurucusunun, emekli olup yeni aile-şirket reisini seçmeyi amaçladığı devasa bir partiyle açılan film, bu devir teslim yemeğinde malikâne ahalisinin portresini çiziyor. Müze gibi donatılmış şatafatlı bir köşkte kamera hizmetçiler, aşçılar, kat kat merdivenler, dev masaların dekorunun üzerine aileyi üç kuşaktan yerleştiriyor. Yönetimin oğul ve toruna devredilmesi aslında geleneğin, milli sermayenin ve stabilitenin terki anlamına geliyor. O gecede pek çok muhafaza hâli zarar görüyor. Yarışlarda asla yenilmeyen “Ricchi”lerden Edo ikinci oluyor, evin ressam olması beklenen torunu Betta dedesine doğum günlerinde yaptığı resimleri vermek yerine çektiği bir fotoğrafı hediye ediyor ve anne ileride yasak aşk yaşayacağı aşçı Antonio ile tanışıyor. Şirket mirası ise film hikâyesinde neredeyse hiçbir değişime yol açmayan baba ile diğer torun Edo’ya bırakılıyor. Bu gecenin sonrasında ise merkeze zamanında Rusya’dan İtalya’ya gelen anne Emma’nın Antonio ile yaşadığı ilişkinin yanısıra Edo’nun evlenmeyi planladığı sevgilisi ve Edo’yla arkadaşlığı ve evin torununun eşcinsel olması gibi alt öyküler dâhil oluyor.

Sovyet Rusya’dan, Milan’ın üst sınıf bir ailesine katılan Emma bu yaşam tarzına iyice ayak uydurmuş, sıkıldığında odasına çekilen veya yemek yapan bir tipik anne iken, yaşadığı aşk ile riskli bölgeye giriyor. Bu tip aristokrat ailelerde genelde büyük bir krize yol açmayacaksa bu tarz hatalar, ailenin sürekliliğini korumak adına örtbas edilir. Kural, “Bir daha olmasın.” olarak belirlenmiştir. Nitekim kocasıyla hiçbir şey paylaşmasa da anne çocuklarını büyütmüş, soyun devamını sağlamıştır. Filmde annenin oğlu ve sevgilisi dışındaki kişilerle, kocası ve kaynanası, konuşmaları iki boyutlu dedikodu, günlük muhabbetler ve aile yaşamının bitmek bilmeyen detayları üzerinde toplanıyor. Fakat bu rollere bir tepki olarak anne ve kızın yasaklı alanlara girmesi müesseseyi de bozuma uğratıyor. Bu kadın isyanını, kişilerin saçlarını keserek erke ulaşmasıyla sembolleştiriyor Guadagnino. Değişimin acımasız fakat oldukça zevk dolu doğası, şirketi de etkiliyor. Hintli-Amerikan kapitalist bir sermayedarın, “Ricchi”leri satın alması da kocasını aldatan anne ile parallellik gösteriyor. Hanedanın mirasını korumak isteyen Edo, ne şirketin satılmasını ne de annesinin ihanetini kabullenebiliyor. İkisinin de neticesi maddi haz karşılığı normatif krizler.


Filmin afişinde siyah-beyaz, donuk bakışlı aile fertlerinin arasında pembe kıyafetiyle Tilda Swinton’ın duruşu ve yine filmin pembe yazılmış adı hikâyenin romans tarafını özetliyor. Kasvetli bir çevreye karşı özgürlük ve haz arayışı olarak yaşanıyor aşk. Doğayla bütünleşik ve oldukça rüyavari çekilen sevişme sahneleri, Antonio’nun yemeklerinden tahrik olan Emma ve jenerikten sonraki şiirsel sahne hep bu yönde. Neticede bu arayış, muhafazakâr ailenin değerlerine aykırı olduğundan dışarıya atılmalı ve Edo bu uğurda kurban verilse bile onun oğluyla hanedan form değiştirerek süregidebilsin. Filmin nihayetlendiği veda anlarında ağır ses ve görüntü tasarımı güçlü bir final yapıyor. Hatta izleyicinin film boyunca kendinden görmesi çok zor olan karakterlerle sonunda bir anlığına özdeşleşim ve kopma yaratıyor. Bu iyi bitiriş aynı zamanda Benim Adım Aşk’ın karizmasını kurtardığı fakat drama tamamen feda ettiğini gösteriyor.

Çoğunluk (2010)

Yeni Sinemacılar'ın ürünlerine baktığımızda ortak bir gerçekçilik ve bu gerçeğin oldukça sade ve çarpıcı işlenişi göze çarpıyor. Toplumsal arenadan seçtikleri farklı grupları birer sosyolojik olguymuşçasına ele alarak, barındırdıkları birkaç bireyin hayatından yola çıkarak bu topluluklara dair önemli bakış açıları sunuyorlar. Serdar Akar “Gemide” filminde 'erkeklik'in, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”da 'mahalle'nin, Önder Çakar “Takva”da 'cemaat'in tehlikeli sularında gezerken, Seren Yüce “Çoğunluk” ile şimdiye kadarkilerin en kutsalı 'aile' ile hesaplaşıyor. Evin genç oğlu Mertkan üzerinden büyüteç tutulan orta sınıf çekirdek ailesi de beyazperdede büyüdükçe pek çok açıdan Türkiye'nin ezici çoğunluğuna ayna tutuyor. Altın Portakal'ı da almasıyla Çoğunluk epey konuşuldu, konuşulacak. Yıldırım Türker, film için “Türk sinema tarihinin en dolaysız konuşan, en karanlık filmi” diyecek kadar ileri gitti. Yabancı festivallerde de film “karanlık ve komik” bulunarak ödüllendirildi. Ortak olan karanlık imgesi ise aslında korkutucu bir anlam taşıyor. Mertkan'ın her türlü ötekini şiddetle dışlayan bir çoğunluğa kazandırılma sürecini anlatan filmin bu sürecin kendini çağıran bir döngü olduğuna dair ikna edici verileri de var.

Film babasının peşinden ormanda yürüyen bir çocukla doğa içinde sessiz sakin bir şekilde açıldığında Semih Kaplanoğlu tarzında -sembolist bir ön film ile- bir gidişat bekleyivermiştim fakat hiç de öyle çıkmadı film. Fatih Özgüven de Çoğunluk için, “Altın Portakal'da Demirkubuz olmasa da gölgesi var” diyordu. Özellikle ikinci yarısıyla bir Demirkubuz benzerliğinden söz etmek mümkün, Kadervari bir sürüklenişe dönüşüyor film yer yer. Üniversiteyi askerlikten kaçmak için açıköğretimden okuyan Mertkan'ın, ailesinin kabul etmediği bir kıza aşık oluşu veyahut olamayışı eşliğinde bu genç oğlanın 'erkek' olma hikayesini ele alıyor film. Buradaki erkeklik durumu tüm otoriterliğiyle bir baba figürü; fiziksel ve zihinsel şiddetin ortaklığıyla meydana gelen bir travma. Sürekli babasına ve çevresindeki diğer büyüklere boyun eğerek yaşamış birisinden artık diğerlerini boyun eğdirmesi talep edildiğinde sarsıcı çelişkiler yaşaması doğal. Bu durumda ya gidişatı kabullenerek çoğunluğa dahil olmak gerekiyor ya da tümden bir kaybedişi göze alarak öte yakaya geçmek. Ailenin ve sınıfının sunduğu her tür konfora alışmış ve onlar olmadan yaşamayı göze alamayacak birisi içinse ötekini anlamak, onun safına yaklaşmak zor olan.


Türkiye'de üretilen nefret söylemlerinin çıkış noktasına aileyi ve ahbapları koyan Çoğunluk, aileden fiziksel olarak ayrılmayla birlikte bu söylemin sınıfsal pratiğine de eğiliyor. Babası müteahhit olan Mertkan'ın işlere göz kulak olmak için -işçilerin başında durmak(!)- inşaata gidip evden ayrı kalması, korunaksızlaşmasına ve nefreti boşaltacak alan bulmasına el veriyor. Burada iktidarı ele alma sürecinde sermayenin kuvvetine açıkça tanık oluyoruz. İnşaat yeri, patron ile işçi arasındaki gerilimleri barizce verebilmek için iyi bir sinemasal mekan. İşleri istediği gibi gitmeyen Mertkan, sermayeden aldığı güç olmadan meydan okuyamayacağı Doğulu işçilere çalışma alanında maddi-manevi şiddet uygulayıp rahatlayabiliyor. Fırat Yücel'in Altyazı'da değindiği gibi mutlu ailelerin huzurlu bir şekilde yemek yiyebilmesi uğruna ötekileştirilenler büyük bedeller ödüyor. Fakat bu "mutlu aile" mevzusunun ezenin üzerinde yaşadığı baskılarına da yer vererek aslında o kadar da mutlu olamadığını Çoğunluk vurguluyor. Televizyon karşısında, sıcacık bir odada annenin yaptığı yemekleri maaile yemenin her zaman romantize edildiği derecede kutsal ve güzel olmayabileceğine kani oluyoruz. Bu konuda da aslında hiç yalnız olmadığımızı fark ediyoruz.


 
  • Blogroll

  • Copyright

  • Popüler

  • Yorum